15 Aralık 2020 Salı

Yuva

Annemle anneanneme gittigimiz gunlerden biri. Anneannemin Has Evler'deki evine giden yolda kucuk merdivenli evin onundeyiz. Montlarimiz renkli, sapkalari kafamizda. Hava soguk ama oyle kesmiyor yuzumuzu. Annemin ustunde gri kabani. Birazdan anneannemin sobali salonunda olacagiz. Guzel seyler yiyip ayaklarimizi isitacagiz ve yetiskinlerin sohbetini dinleyecegiz. O donemler yetiskinlerin cocuklarla oynadigi caglar degil, bizim eglencemiz onlari dinlemek. Su an en ozledigim sey de sanirim bu detay cocukluguma dair.


Bu nasil da huzunlu bir ani benim icin. Aglayasim geliyor. Ve bir garip de rahatlik ve guven var. Her sey olmasi gerektigi gibi, her sey yolunda gibi. Acele yok, yetiskin telaslari yok. Belki cok yuksek nese de yok. Ama olani, oldugu kadari yine guzel.


Cok zorlaniyorum bu ara. Bir memleketten digerine goctuk ve simdi o hic gelmeyecegini sandigimiz gunler geldi. Donus vakti. Gelirken en cok hayalini kurdugum donemler bunlardi aslinda. Tabi neler yasayacagimi bilmiyordum. 


Benim icin goc ne halim varsa gormek oldu. Hem o beddua gibi soylendigi sekliyle hem de cumlenin gercek anlamiyla. Yani iyisi ve kotusuyle ve hatta tum sifatsizligiyla ne halim varsa gordugum bir deneyim. Topu topu iki yil. Ama ozgul agirligi oyle yuksek ki, lise donemlerim gibi hayatimin ustune koydugum her sey bir sure sonra oraya dusuyor. Onun egimine, cazibesine kapiliyor.


Yillar sonra bu zamanlari nasil anarim merak ediyorum. Ama su an diyebilirim ki calisma odama gunes vuruyor, Nancy'lerin eski evinin bahcesindeki agac isil isil ve ictigim matcha cayi cok guzel. Ve cok ozluyorum. Sarip sarmalanmayi, gulmeyi, ailemi, arkadaslarimi bir cok seyi. Cok ozluyorum. Kollarimin yani sizliyor sanki, sivazlansa gececek.


Merak ediyorum liseden sonra universiteye gecerken ne hissetmistim acaba? Liseye giderkenki korkularimi hatirladim buraya gelirken ve yasadigim o dev sallantida gectim ustunden. Ama su donemim ve su anki beni koseye sikistiran seyler gecmisimdeki bir yere denk geliyor mu bilemiyorum. Belki evet belki hayir. 


Ne istiyorum, neye ihtiyac duyuyorum acaba diye soruyorum kendime. Sanki annem gelse, ablamlar filan. Toplasak esyalari, yeni evimize koysak. O ucaga beraber binsek. Bu evden beraber ciksak. Birileri elimi tutsa cok guzel olacak. Elimi tutacak o kisi Ali degil biliyorum, cunku o da benden iyi degil. Alin? Kusum simdilik hem burada olmaktan mutlu hem de donecek olmaktan. Hatta hep burada yasama fikrine cok da mesafeli. O sanki icimizdeki en esnek ve dolayisiyla guclu kisi. 


Ben neden boylesine uzgunum? Neden aglayasim var? Neden meditasyonlarda anneannemin evine gidiyorken buluyorum kendimi? Neden ilkokuldayim yine? Neyin ozlemi, neyin huznu bu? Bilemiyorum.


Gelecekteki kendim, her ne yaptiysan da bilki onu yapmadan once cok yoruldun, zorlandin. Ne yaptiysan hakkim sana helal olsun. Sen neredeysen, her kimleysen de dilerim o anin tadini cikariyorsundur. Dilerim o tutundugun huzunlu anilarinin yanina yenileri taptazeleri gelmistir. Dilerim sen tum yargilarindan, korkularindan ozgursundur. Dilerim yuregin yerine oturmustur, yuvani bulmussundur.

3 Mayıs 2020 Pazar

Babannemi özlerken


Zili çalıyorum. Sağ elimde bir kilo dondurma, sol elim zilin altında havada asili kalmış, kapı eşiğindeki babamın eski ayakkabılarına takılıyor gözüm. Siz bilmezsiniz bu benim babaannemin güvenlik sistemi. Buralarda kadın olmak diye geçiyor aklımdan, bazen tozlu eski bir ayakkabıdan medet ummaya denk gelir.

Ben kapının dışında beklerken içeride onun adımlarını an be an gözümde canlandırabiliyorum. Somyanın pencereye yakın kenarından usulca kalktı. Tespihini somyaya bıraktı. Koridordan geçerken kendine has çevik ama usul yürüdü. Biraz sağa sola sallanarak. Ve iste geldi. Eli tokmakta.

Merhaba babanneeeeee! Ben geldiiiiim.  

Ahh ne güzel gülüyor bu kadin. Hosgeldiiin diyor. Gözleri parladı. Birinin sizi görünce sevindiğine tanık olmak gibisi var mi? Bundan daha ayrıcalıklı hissettireni? Ayakkabılarımı arkalarını  diğerinin burnuyla eze eze çıkarıveriyorum. Oyyh ne sıcak yaa. Ama dondurma aldım babannis serinleriz. Serinleriz ya diyor. Sever dondurmayı, bana ayrı ona ayrı seviniyor. Oturma odasına geçiyoruz. Somyanın kenarında ondan kalma göçük hala sahibini bekliyor. Babaannem diğer uca yerleşiyor ama. Yanına ilişiyorum. Napiyordun diyorum gözüm göçükte. Napayim anam, tespih çekiyordum diyor. Ya babaanne biliyor musun bak senin gibi böyle uzun uzun hiç bir şey yapmadan camdan bakabilmek için insanlar kursa gidiyor diyorum. Para veriyorlar bir sürü. Ciddiyetimi tartan gözlerle bakıp gülüyor. Get canim diyor. Valla bak diyorum, ben de gittim geçen sene. Adi mindfulness filan falan oluyor. Anda kalmak deniyor. Çok trend. Dediklerim deli saçması geliyor. Ama bana saçmalamayı yakıştırmaz, kıyamaz. Gülüp geçiyor. Ahh bu kadın ne güzel gülüp geçiyor!

Ya bak ne dicem, dondurma öncesi bi cay demliyim mi, içtin mi sen diyorum. Yok diyor, demle valla, iyi olur. Ama diyorum boş boş olmaz. Bi kek patlatalım mi diyorum. Neşem hoşuna gidiyor. E yap anaam, yapacaksan diyor. Evimizde her şeyimiz var. Babaanneme göre babaannemin her şeyi hep olur. Evi hep bereketli, dolabı yiyecek günü şükür dolu.

Önlü arkalı mutfağa geçiyoruz. Dur diyorum, banyoda elimi yıkayıp geliyorum. Ben gelinceye kadar babaannem kabı malzemeyi çıkarmaya başlamış. Ne eli çabuk kadın. Nasıl da benziyoruz. Ahh bayılıyorum. Babaanne diyorum, yumurtayla şekeri çırparken. Sen her isi becerirsin, manti açan baklava yapan kadınsın. Neden kek bilmezsin ki, ne garip diyorum. Sıra zeytinyağında. Bir su bardağından bir iki parmak eksik yağı kaba boca ediyorum. Ne bileyim anam diyor. Kek de çok yağ yiyor. Yazzik anaam diyor. Şaşırıyorum, yağın bir ekonomik değeri olduğu aklıma bile gelmemiş öncesinde. Doğru diyorsun aslında diyorum boş boş. Bizim aklimiz yeni yeni ererken çoktan yaşlanmış olan insanların tanıklık etmediğimiz ne koca bir tarihi var. Orada bizim bilmediğimiz neler neler var. Ve biz šu dünya tarihinde bize ayrılmış sürenin en özgül ağırlığı yüksek, en mühim zaman dilimi olduğuna nasıl da eminiz. Nasıl da sefiliz. Ne öncesi var, ne de sonrası olacakmış gibi yaşamak bizde nasıl ve neden huy oldu? Ahh kadının yağı da kalmadı, babama desem de gelirken alsa diye geçiriyorum içimden. Hem biten yağdan, hem de bilmediğim bir koca tarihten mahcup.

Tüm malzemeler karıştığında çoktan tespihine dönmüş babaannemi çağırıyorum. Onun fırını benim anlamama imkan yok. Hallediveriyor. Dev metal ekmekliğe takiliyor gözüm. Babaannemden sonra, keşke bana kalsa diye geçiyor içimden. İçim sıkışıyor birden. Ama düşünmeden de edemiyorum. Bir koca ailenin yıllarca sofrasına konuk oldu. Bizim aile tarihimizi bir şey temsil ediyorsa o da bu ekmeklik diye düşünüyorum. Yine de babaannemden sonrasını düşündüğüme bunalıyorum. Çay diye ünlüyorum, demliyim mi? Az dur da diyor birazdan demlersin. Kek pişinceye kadar acımasın.  İste benim babaannem diyorum. Optimizasyonu biz üniversitede öğrenmedik koçum!

Oturma odasına geçiyoruz. Eee babaanne, dedemi anlatmadın bu gelişimde diyorum. Gülüyor, nesini anlatayım anam diyor. Böyle böyle başlıyoruz sohbete. Bu kadın ne güzel seviyor. Ahh bu kadın ne güzel gülüyor.

Kek koktu, çayın altı kaynadı ve kapı çaldı. Harika zamanlama. Tabi ki babam. Kapıyı ben açınca çocuk gibi seviniyor. Babaannemi ziyaret ettiğime çok memnun. O çocuksu sevinci içimde bir dünya duyguyu canlandırıyor, en çok da kendimden memnuniyet ve babama karşı şefkat. Bir annenin yükünü sırtlanmak ne demek o çok iyi biliyor. Ve ben bak bugün ben de varım diyebildiğimde nasıl da bayram çocuğuna dönüyor. Ne seviyorum babamı. Ahh nasıl kıyamıyorum ona.

Var ya, ne şanslı adamsın babisim diyorum. Çay hazır, kek hazır. Neşesi daha da yerine geliyor. Elini yıkamış giriyor içeri, babaannemin yanına. Naptin anne diyor. Napiyim anam diyor. Konuşturup duruyor bu kız beni. Gülüyorlar. Gülüyorum. Tepsi hazır. Servis yapıyorum. Ikindi güneşi odaya vuruyor. Bu sari ışıkta zaman uzuyor, derinleşiyor. Bizim artık akreple yelkovanla işimiz yok. Çayımız güzel, kekimiz bol yağlı, yumuşacık. Babaannem beni çok seviyor. Babaannem çok güzel seviyor. Değerlendirmeden, yargılamadan, ölçüp tartmadan. Öylece. Hesapsız. Ben de babaannemi çok seviyorum. Ayni onun beni sevdiği gibi. Keyifleniyoruz.

18 Nisan 2020 Cumartesi

Ormanda

Annemin kötüyü  çağırmayın  diyen sesi kulağımda  olmasa bu yazıya 'beni bu telaş öldürecek' diye başlardım. Ama yok,  korkarım.  Demiyorum oyle seyler, yekten giriyorum konuya.

Su ara biraz yorgun biriyim. Aslında belki de hepsi bu. Ama kalbimin ritmini her zamankinden daha iyi duydugum su günlerde üzülüyorum isin asli. Onun bu çırpınan halini görmek kanıma dokunuyor. İçimdeki bilmis bu diyor senin her şeyin dort dörtlük olmasını beklemenden. Eski hikayen. İstiyorsun ki dünyayı sacma sapan bir hastalık kaplasa da, her gun yuzlerce insan olse de, ayni anda bir suru isin altinda kalsan da kalbin usul usul, keyfile atsin. Oyle bi dunya yok kizim. Kimse icin olmadi. Senin icin de olmayacak.

Sonra cirkinlesiyor, biz diyor gerci seni onceden de bilirdik. Evet dunya yaniyor da inan rasyonel pek bi gerekcen yokken de atardi senin kalbin pirpir. Yani senin kalbin zaten pirpir atip dururdu, ustune pandemi denk geldi. Guluyor. Hadi gozun aydin, artik bi bahanen var!

Sevmiyorum bu sesi. Ben bi kere elimden geleni yapiyorum diyorum, duymuyor coktan bana olan ilgisini kaybetmis dalmis baska konulara. Kismis gozlerini, dikkat kesilmis. Görmüyor, ne yapsam görmüyor. Oysa basladigim yerde degilim. Ve bu bile biseydir. Bu ozunde cok seydir. Degil midir?

Ormana yürüyüşe gittik bugun. İçimi yine o kocaman duygular kapladi. Çok güçlü, yoran duygular. Sonra o duygulari yaşıyor olmanin ağzımda biraktigi o tatsız his. Karistim gittim. Ali'ye dedim. Sanki dedim, dunya cok guzel ve ben bi bok beceremiyorum, tadini cikaramiyor gibiyim. Tadim kaciyor bu hisle dedim. Geldin ya buradasin, zaten cikariyorsun tadini dedi. Net, tertemiz. Ben ne kadar calkalanirsam o sanki o kadar dingin. Yalan yok, sasirdigim kadar hayran da kaliyorum.

Bana o guzellikte yetmeyen ne bilemiyorum. Daha dogrusu fazla gelen. Orada sevdigim diger insanlarla olamamak zoruma gidiyor. O da olsaydi diyorum. Beraber baksaydik. Yani hani muhtesem bir haber almissiniz ama kimseye soylememeye yemin ettirilmissiniz ve icinizde havai fisekler patliyor gibi bir his. Havai fiseklerden cok da havai fisekleri izleyen yanim uzuyor beni. Bak diyor, ormandasin ve icin karmakarisik. Az da olsa icime coreklenen o rahatsizlik o rahatsizligi gorup begenmeyen yanimin devreye girmesiyle arkasina abisini almis ergen gibi uzerime cullaniyor. O abiyi hic sevmiyorum. Ama hep geliyor.

Belki de kendimi ormanda yürürken keyife biraktigim o anlara hic bir sey golge düşürmesin istiyorum. Benim golgeye mi tahammulum yok, kendimi golge disinda bir yere ait mi hissetmiyorum bilmiyorum. Ama bi golge var ve ben etrafinda dolaniyorum. Tek bildigim; layik oldugum tek sey o golge degil. Sanirim bunu icimdeki her hucreye soylemek istiyorum. Gölgelerinin olmasina varim. Tamam. Ama onsuz da olabilirsin, bunu hak ediyorsun. Herkes eder. Bunu bil, bana yeter. Evet her hucreme soylemek istedigim bu. Sonra orman zaten evrenin, benim degil. Ve ben herkes gibi o ormana misafirim. Herkes gibi. Bir saksagan icin orman neyse benim icin de o, o kadar. Bir saksagan ben bu guzelligi hakediyor muyum der mi hic? Demez. Yuvasini yapar, oter, ucar, konar gocer gider. Ben bu ara kuslara zaten bi ayri hayran kaliyorum. Boyle boyle ogreniyorum. Veya zamanin birinde bir yasli kadinin dedigi gibi; gidecek bir yer yok. Ogrenecek de. Boyleyiz, boyle hepsi bu.

Yuva